Yazı Detayı
30 Temmuz 2020 - Perşembe 18:22
 
Ayasofya’nın Bekçisi Ve Salı Gününün Uğursuzluğu
Osman Ayvazoğlu
 
 

İstanbul’a ilk geldiğimde İstanbul bir anarşinin içinde yüzüyordu. Bankalar soyuluyor, gemiler kaçırılıyor, insanlar öldürülüyordu. Bir gün İstanbul’da bir gariplik vardı; her sabahki hareketliliğin fevkinde bir hareketlilik vardı. Polisler ve askerler her sokak başını tutmuş, sanki bütün arabaları arıyorlar ve gençlerin hepsi suçlu muamelesi görüyordu. Merak ettik, ne olmuş diye soruyoruz, kimse bir şey bilmiyor! Derken; İsrail’in İstanbul konsolosu kaçırılmış dediler. Kim kaçırmış diye sormaya gerek yok! Deniz Gezmiş kaçırmış dediler. Halbuise Deniz değil, Mahir Çayanlar kaçırmıştı. Her olayın, her günahın altından Deniz Gezmiş çıkıyordu... 

 

  İlkokulu bitiren bütün çocuklar İstanbul’a gelirlerdi bizim köyümüzden. Fakat okumaya değil çalışmaya gelirlerdi. Az bir kısmı da okumaya gelirdi, ben okumaya gelenlerdendim. Fakat okuyacağım okulu darbeciler 12 Mart 1971’de kapatınca ben de Trabzon’a geri dönmüştüm 1972’nin sonbaharında.

 

  Çocukluğumda, bizim köyde Salı günleri ev süpürülmez, çamaşır yıkanmazdı. Rahmetli amcaoğlu Mescit Hoca bu olaya karşı çıkardı. Çıksa da bir şey ifade etmiyordu. Salı günü uğursuz bir gündü. O gün adeta yas tutulur gibi idi. Hoca, nineme şiddetle itiraz eder, uğursuzluk diye bir şey yoktur derdi. Ama kimseye dinletemezdi. Yıllardır bu böyle gelmiş, böyle gördük büyüklerimizden derdi ninem. Sonra Hoca Efendiye sordum; abi niçin Salı günü uğursuz gündür, diye. Hoca efendi, 'oğlum öyle bir şey yok. Bu örf bize RUMLAR’dan kalmış' dedi. Merak ettik, Rumları falan da görmemiştik köyde. Ama köyün ismi Rumca idi ve köydeki birçok hanenin Osmanlı döneminde komşuları Rum’du. İşte bu RUMLAR, İstanbul fethi ve Ayasofya’nın kiliseden camiye çevrildiği gün olan Salı gününü yas günü olarak ilan etmişler. Fakat yıllar sonra bu gün uğursuz bir gün olarak Müslümanların da yaşantısında yerini almış. 

 

  Hocamız bunu nineme anlatınca ninem, komşuları olan Rumların da Salı günü iş yapmadıklarını söylerdi. İstanbul’un fethi ve Ayasofya’nın kiliseden camiye dönmesi bugün bazılarını üzünce acaba bunların geçmişlerinde Rumluk falan var mı diye düşünmeden edemiyor insan! Olsa ne olur ki, hiçbir şey. Belki de bu insanlar İstanbul’u fetheden Fatih'in neslindendirler. Ama İstanbul’un fethinde hainlik eden paşalar da fatihle aynı ırktan ve aynı dindendiler. 


Isparta’lı Hüseyin Avni Paşa da Fatih'in neslindendi ama “kinim dinimdir” diyordu. İşte bugünkü Ayasofya’nın camiye dönmesine itiraz edenlerin de dinleri kinleridir. Başka bir sebebi de yoktur.

 

 Ortaokulu bitirince arkadaşlarımızın bir kısmı daha İstanbul’a geldiler. Çok iyi inşaat ustaları oldular, mermerci, kalıpçı, sıvacı, boyacı vs. Ben de İstanbul’a geldiğim 1978 yılında, Ortaokul arkadaşlarımızla buluştuk ve Topkapı müzesi ile Ayasofya müzesini gezmeye karar verdik. Yerebatan Sarnıcı paralı değildi, zaten pislikten de görünmüyordu. Diğer yerler de çok temiz değillerdi ama ziyaret paralıydı.

 

Ayasofya Camii'ne girdik, etrafa baktık, üs katı çok yüksek geldi bize, ki hakikaten öyledir. Sonra mihraba yakın olan devasa mermer direğin yanında durduk. Arkadaşlarım mermerciydi.  O direkte bir delik vardır, arkadaşlardan birisi, 'bu delik Hz. Hızır’ın parmağını sokup camiyi kıbleye çevirdiği deliktir' dedi. Bekçi amca da bizi dikkatle izliyordu. Çünkü bizim kadar genç ziyaretçileri olmuyordu caminin. Sonra bir arkadaşımız direkte var olan bir ize 'bu Fatih'in Atının nalının izidir' dedi. Bizi uzaktan izleyen bekçi amca kızdı. 'Siz ne söylüyorsunuz çocuklar?' dedi. 'Fatih, bir mabede atıyla girecek insan mıdır? Fatih burayı fethettiğinde bu mabedin içi, korkudan buraya sığınmış, Allah’a dua eden insanlarla doluydu. Fatih onlara çok merhametli davranmış ve hiçbirine zarar vermemiştir. Burada ikindi namazını kılmıştır.' diyerek meşhur hikâyeyi anlatmıştı bize.

 

Belki de o günlerde rehberler yoktu da bekçiler mi bu işi yapıyordu diye de düşünüyorum. Artık ben Anadolu’dan gelenlere rehberlik yapıyor, Ayasofya’yı gezdiriyordum. Meşhur namaz hikâyesini anlatıyordum öncelikle. Caminin büyüklüğüne herkes hayran kalıyordu. Bir de bu kadar zaman ayakta kalması Anadolu’dan İstanbul’a yeni gelen, ya da gezip geri dönen insanların hayretine gidiyordu, inşallah yine camii olur diyorlardı. Kimin duası kabul oldu bilmiyorum ama Ayasofya cami oldu, İstanbul ve Türkiye’yi vakfiyesindeki lanetten kurtardılar. Kuranlardan da Allah razı olsun.

 
Etiketler: Ayasofya’nın, Bekçisi, Ve, Salı, Gününün, Uğursuzluğu,
Yorumlar
Haber Yazılımı